Pazartesi Sendromu 12 Ekim 2020 Keşan’da Zeki ile Metin’in kasetlerinin son ses dinlediği günler

Bülent Saylam

Pazartesi Sendromu 12 Ekim 2020 Keşan’da Zeki ile Metin’in kasetlerinin son ses dinlediği günler

Bülent Saylam

Medya Keşan
Medya Keşan
12 Ekim 2020 Pazartesi 09:52
217 Okunma
Pazartesi Sendromu 12 Ekim 2020  Keşan’da Zeki ile Metin’in kasetlerinin son ses dinlediği günler

Helal Olsun

Önceki sayılarımızdan birinde Kenan Çelikman’dan bir alıntıyı sizlerle paylaşmıştım. Facebook üzerinde Dünya tarihi-medeniyetleri adlı grupta birçok ilginç hikaye okumak o kadar zevkli ki ben de sizlere arada bunlardan seçip Pazartesi Sendromunda paylaşıyorum. 2013 yılında yine ilginç bir hikayeyi Kenan Çelikman şöyle paylaşmış:

26 Ağustos 1972.. Çocukluğumun, gençliğimin efsanesi #GIRGIR Dergisi, ilk yayın günü heyecanı.. Oğuz Aral, Tekin Aral, Nuri Kurtcebe, arka planda, Hasan Kaçan, İrfan Demirci, Eflatun Nuri ve Altan Erbulak.

Dünyanın en çok okunan 3. Büyük Mizah dergisi bu ekip sayesinde oldu. Daha evvelki paylaşımlarımda, tarihi okumayan, o anı yaşamayı bilmeyenler, hemen siyasi yoruma girişip her biri birbirinden değerli bu üstatları sağcı, solcu, dönme, gey gibi sıfatlarla karaladılar. Rahmetli Oğuz Aral bu ekibi toplarken kimin ne görüşte olduğunu çok iyi biliyordu. Ama onlar, bu dergi için sadakat yemini ettiler. Devrin bütün siyasilerini tepeden tırnağa eleştirdiler, çizdiler, hicivle bizi güldürdüler. Ama asla namuslarına, ailelerine el atıp hedef göstermediler. Sonuç ne oldu biliyorsunuzdur umarım?

Rahmetli Süleyman Demirel’in evinde defalarca yemek yediler, Güniz Sokak’ta rahmetli Nazmiye Demirel onlara eliyle poğaça yedirdi. Ecevit’lerin evinde 24 saat çalışıp, rahmetli Rahşan hanımın sabah 06.00’da hazırladığı kahvaltıyı da ettiler. Necmettin Erbakan’a defalarca konuk oldular. Hatta rahmetli Necmettin Erbakan, oğlu Fatih için 1 yıllık abone ücretini cebinden ödedi, Oğuz Aral’a teslim etti. Bitmedi.

Rahmetli Turgut Özal önce başbakan, sonra Cumhurbaşkanı oldu. Topa tutulan hedef hep Özal’dı. Bir gün Özal, Çankaya köşküne davet etti onları. (Herkes bu olayı Demirel yaptı zanneder ama değildir). Oğuz Aral, dağılan ekibi topladı (Nur içinde yatsın Altan Erbulak yetişemedi o güne). Gittiler Çankaya Köşküne yemeğe. Turgut Özal, onlara en büyük jesti yapmış, başta kendi resimleri olan sonra geriye dönük bütün siyasetçilerin hiciv dolu resimlerini Çankaya’nın duvarlarına dizmişti. Oğuz Aral bu anı "resmen ağladım" diye anlatır.

Yaaa adam gibi eleştirene de, o eleştiriden ders alan olgun, dirayetli siyasetçiye de helal olsun.

Vefat eden tüm değerlere hiç ayırt etmeden rahmetle diyelim.

Keşan’da Zeki il Metin’in kasetlerinin son ses dinlediği günler

“Adam gibi eleştirene de, o eleştiriden ders alan olgun, dirayetli siyasetçiye de helal olsun” demiş Kenan Çelikman. Az önce okuduğunuz yazı bana küçüklüğüme götürdü. Yıl 1985-86-87 o dönemler. Dedem Telefoncu Yusuf’un radyo-telefon tamiri yaptığı dükkânında yazları yanında durduğum, ara sıra da küçük tamiratlara izin verdiği o günler. Yan komşumuz araba teyp ve televizyon tamircisi Şadan ağabeydi. Sıkça dinlediğimiz Zeki Alasya ile Metin Akpınar’ın Devekuşu Kabare kasetlerini denemek için çaldırırdı ama deneme kaset sonuna kadar sürerdi, o geldi aklıma… Geceler, Yasaklar, Reklamlar, Beyoğlu Beyoğlu kapalı gişe oynadıkları oyunları hem video hem de teyp kasetleri şeklinde satışa sunmuşlardı o yıllarda. Ve kapış kapış gidiyordu bu kasetler. İktidarda Turgut Özal var. Hani şu benim memurum işini bilir, köprüyü de satarım, her şeyi satırım diyen Özal. 12 Eylül rejimin 1983 seçimleriyle beraber demokratikleşmeye geçtiği yıllar. Ama darbe daha geçmemiş. İşte o sıralar Türk sinemasının iki değerli büyüğünün yıllar önce başlattıkları Devekuşu Kabare Tiyatrosu yeniden başlar. İktidarı son sürat eleştirdiği bu kasetler az önce de söyledim kapış kapış satılmıştı. İşte o kasetlerden bir tanesindeki bir oyunu hiç unutamam. Şadan ağabeyim, son ses bu kaseti açar. Eski Postane arkasındaki Şekerci Emin’den, Demir Hafızın Kahve’ye Saatçıoğlu’nun fotoğrafçı dükkanına kadar herkes dinlerdi. Şekerci Emin’le Telefoncu Yusuf’un dükkanları yan yanaydı. O kadar güzel bir ortam vardı hala gözlerimin önümdedir. Dedem zorlu tamirler sonrası Demir Hafız’dan limonata söylerdi. O limonatanın tadı hala unutamam. Neyse ortam böyleydi. Geceler kasetinin son oyununda Denizlili bir köylüyü canlandırıyor Metin Akpınar. Gece yolunu kaybetmiş bir genç grupla karşılaşır Akpınar. Gençler, Akpınar’la hoş beş sohbet ederler ama gençlerden bazıları dalga geçmek ister ama Akpınar’ın canlandırdığı tip köylü olmasına rağmen okumuş birisidir ve her şeylerden haberi vardır. Ekonomiden, siyasete, astrolojiye kadar bilgiye sahiptir. Köylü rolündeki Akpınar, hayat hikayesini anlatmaya kalkınca, gençlerden birisi “hayat hikayesini anlat dedik sanki herife” der

Akpınar da “Hayat bizim bıralarda da zor yavrım. Bizim bıralarda zeytincilik yapar. Eh hökümat da peynircilik yapeyo…” der

Genç de “Nasıl?” diye karşılık verir.

Köylü rolündeki Akpınar da “İthal peynirler geliyo ya boynu, sarımsaklılar geleyo, ıspanaklılar geleyo, cevizliler geleyo, inekli geleyo, bi de ne Yaveş Geri?” şeklinde cevap verir.

Gençler markanın adını yanlış söyleyen köylüye doğrusunu söylerler: la vache qui rit

Köylü de inatlaşır: “Yaveş Giri”

“Yaveş Giriri” diye ikilime yapar.

Gençler de reklam müziğini hep ağızdan söylerler: la vache qui rit, la vache qui rit

Köylü kızar ve “Herkesler peynirler, ekmekler yeyoo, kimseler bizim zeytin ekmeğe yüz vermeyo” diyerek Özal hükümetinin ithalat politikasını eleştirir.

Reklam müziğinin aynısını sözlerini değiştirerek “G.çımın kenaleri” der.

Gençlerden birisi de “Bakıyorum her konuyu çakıyorsun amca” diye söze girer.

Köylü de gence, “G.ç konusunu mu? Kenarını, dış konusu deyeson. İthalat, ihracat, dahili harici ticareti deyesun ya?

“E çakcen, bilcen bunları, vatendeş olarak. Ben meraklıyım böyle şeylere, bütün gazeteleri, dergileri dibine kadar okurum gari.”

“Neden? Açlıktan bee…”

“Zengin olsem varye ne okucem be. Erkekçe, Pleymen”

Gençler gülüşmelere başlar.

Gençlerden birisi konuşmalardan sıkılır: “Sıkıldım, artık çekse gitse de dalgamıza baksak” der

Hazır cevap köylü rolündeki Akpınar da “E siz sıkılmışsınızdır. Ben gideyim de siz de dalgalara bakın. Ne demişler: sular akar deliler bakar” lafı gediğine koyar.

Gençlerden ayrıldıktan sonra köylü tek başına köyüne giderken birden karşısına uzaylı çıkar.

Biraz korkar, ama sonra konuşmaya başlarlar, Merhaba der uzaylıya.

Uzaylı ona herkesin bildiği (ayıp olarak bilinen) bir el hareketi yapar ve “sizin selamınız böyle mi?”

Elini sallayarak, “Bu merhabalar demek oleyo” der.

“Sen çok selamlaşıyorsun bizim buralarda”

“Oooo biz hep böyle gezeyoz beee”

“Elimiz yanımıza inmeyoo”

“Enflasyon % 20’lere inecek mi?” “MERHABALAR” bu sözden sonra alkış tufanı gelir seyircilerden.

“Amarika dış yardımleri articek mi? “MERHABALAR”

“AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu)’ye gireceğiz mi? “MERHABALAR”

Sonra Uzaylı ona sorar “burada ne var ne yok?”

Nossun gari, yuvarlanıp gideyoz gari öyle be”

“Normal olarak kaç yıl yaşıyorsunuz? diye soru sorar Uzaylı…

Köylü de “Normal olarak heeç yaşemeyoz”

“Anormal yaşeyoz”

Uzaylı da sorar: “Ne zamandan beri?”

Köylü rolündeki Metin Akpınar da patlatır espriyi: “İşte bu Tonton geldiğinden beri”

Uzaylı “Tonton kim?” diye sorar.

Köylü: “Tanımeyo musun onu?”

“Yok” der Uzaylı.

“Gelmedi mi sizin orulara” diye devam eder köylü.

“Bizim oralara biraz zor gelir” der Uzaylı.

Köylü Uzaylıya inanmaz ve “Oluu mu beee her yerlere gider o beee, her yerlere gider” alkış tufanı yine kopar.

“Maşallah ne dinamiktir o be yerinde duramaz” der köylü ve şöyle devam eder: “Teee Amerikalara kadar gitti ya oralarda bypasslar oldu.”

“O ne kocu beyin bileyo musun be o ne kocu beyin.

Hesap adamı. Her şeyleri hesaplıyo gari. Bi daşlarla ne guşlar düşürüyo biliyon mu?

Neden gitti oralara ameliyatlar oldu saneson ki?”

“sadece galbinden mi?” “oluu mu be”

“Hem ameliyatlar oldu bitirildi hem patrin damarını bağladı krallar gibi karşılandı buralarda koyunlar kesildi develer kurtuldu”

“Onun sayesinde bilsen ne develer kurtuldu beee”

“Şimdi buralerde hasta ya” nekahat döneminde ya üzemeceğimizi bileyo”

“Asgari ücretler 100 bin olsun diyecen” “Aman aman kalbim diyecek. Peki peki olmasın nabalım diyeceğiz.” Alkış kıyamet.

“Oluu mu şimdi yani 60 bin TL için kocu başbakanı mı üzüceğiz. 3 bin 500 TL ile yaşasın adamlar yahu.”

Zayıfladı şimdi de maşallah kruvazör ceketler içinde öööyle döneyo. Heeç tutmayacağız gari buralarda. Şişman gene tutemeyoduk ya.”

“Amerikaya gitmeden önce kafası kızdı bir fırladı. Bahreynler, bangledeşler, ummanlar getti geldi 4 günde. 20 dakikada Sultan Kabus’u gördü. Teee Moskovalara kadar gitti.”

“Bildin mi sen Moskova’yı?”

“Gorbeçof’un yeri” Gorbeçof yalvardı bizim Tonton’a. 2 gün daha kal yüzünü görelim. deeea”

“Bizimki get lan kalmeyacam beya”

“Benim geleceğimi bileyodun da gittin gezmelere”

Benim zamanım gıymatlı. 2 günümü veremem sena buralarda deyo”

Ben gitcem memlekete vatendeşi işini bitircem deya”

Demek turistik seyahatleri çok seviyor”

“Yok iş bitirici ekip bunlar bee..

“nasıl?” diye şaşırır Uzaylı.

“İşleri bitireyolar.” der köylü.

“Tonton işadamlarını topleyo, gideyolar dışarılarda işleri bitireyolar.”

“Geliyorlar buralarda hacizler iflaslar şirket kurtalmalar oyneyalar işte iş olsun iş olsun gari.”

İşte size bir kısmını aynen aktardığım ve okuduğunuz bu konuşmaların olduğu Devekuşu Kabare’yi son ses dinlerdik. Ben anlattım size kıssadan hisse “Adam gibi eleştirene de, o eleştiriden ders alan olgun, dirayetli siyasetçiye de helal olsun” diyelim başımıza bir hal gelmeden bu anımızı bitirelim…

Haftanın Deyimi:

Kayıkçı Kavgası

Pazartesi Sendromu ile 1 aydır bu başlıkla sizlere farklı bakış açılarını sunmaya çalışıyorum. Bu haftadan itibaren haftanın deyimi ile son 7 gün içerisinde Keşan ve çevresinde geçen olaylardan bana çağrışım yapan bir deyimin anlamını anlatmaya çalışacağım. Bu hafta hepimizin bildiği kayıkçı kavgası deyimi olacak. Neden mi bu deyimi seçtim? Bunu bilmeyecek ne var? Anlamışsınızdır. Haydi geçelim Kayıkçı Kavgası deyiminin anlamına...

“Eskiden İstanbul’da Eminönü - Karaköy arasında yolcu taşıyan kayıkçılar, müşteri beklerken kendi aralarında kavgaya tutuşurmuş. Durup dururken çıkan kavgada sesler yükselir, kürekler havaya kalkar, sağa sola savrulurmuş. Kavga çıkınca etraflarında toplanan halktan bazılarının kafasına kürekler iner, ama kürekler ne hikmet ise kavga eden kürekçilerin hiçbirinin başına değmezmiş. Bu kavga daha sonra denizden karaya taşınmış ve yankesiciler, cami önünde kayıkçı kavgası benzeri düzmece kavgalar ile halkı çevrelerine toplayıp soymayı adet edinmiş.

Buraya kadar olanı, kıyıdaki tablo. Bir de denizde kapışmaları varmış kayıkçıların. Kayık denen meretlerin yapısı gereği suyun içinde her yanı ayrı oynar. Kavga etmek mümkün olmaz. Zamanının kayıkçıları da kendileri suya düşmemek için kavga ettiği kişiyi kuvvetlice iteleyemezlermiş. Kibar kibar birbirlerini dürter, gayet sinirli olmalarına rağmen komik bir görüntü ortaya koyarlarmış.”

Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol