Son Sözler Yaşanan Aşkın Mührüdür (Öykü)

Osman COŞKUN

Son Sözler Yaşanan Aşkın Mührüdür (Öykü)

Osman COŞKUN

28 Aralık 2012 Cuma 02:01
Son Sözler Yaşanan Aşkın Mührüdür (Öykü)
 I

 

 

Yürüyordu! Gözleri kapalı bir şekilde yürüyordu. Etrafında olup bitenleri görmüyor, ağaçlar, insanlar, yoldan geçen arabalar hiçbir şey dikkatini çekmiyordu. O anda aklından kim bilir neler geçiyordu? Karmaşık bir ruh hali hüküm sürerken birden durdu, çevresine şöyle bir göz gezdirdi. Etrafında insanlar, dükkânlar, ağaçlar ve otobüs durağı vardı. Durağa yöneldi istemsiz bir biçimde. Yine az önceki hiçbir şeyi umursamaz tavır, hükmünü sürmeye başlamıştı üzerinde. Durakta dolmuşu beklerken birden kafasını kaldırdı düşüncelerinden, etrafındaki insanları süzmeye başladı. Ne kadar da boş görünüşlüydü insanlar, ne kadarda düşüncesizdiler? Hepsinde anlamsız bir telaş ve anlamsız bir karmaşalık vardı. Anlam veremedi o insanlara. Tam bu esnada tek kapılı bir dolmuş durağa yanaştı. Aklındaki bin bir anlamsızlıkla birlikte bindi dolmuşa. Şoföre uzattı ücreti,

—Muavin var kardeşim, ilk defamı biniyorsun, diye tersledi şoför.  

Hiç bir şey söylemedi, başını bir an için kaldırdı ve boş bir yer aradı göz yordamıyla. On dokuz yirmi yaşlarında olduğunu tahmin ettiği ve onun da düşünceli olduğunu gözlemlediği kızın yanına oturdu. Kız dışarıyı izliyordu. Düşünceliydi. Ahmet bu esnada kızı“Kim bilir ne sorunları var zavallının?” diyerek süzmeye başladı. Muavin seslenmeye başladı:

—Evet ağabeyler, ablalar... Ücretler peşin…

Ahmet elini cebine attı. Ücreti muavine uzattı ve dolmuş hareket etti.  Ahmet çaktırmadan arada kıza bakıyordu. İçten içe bir acıma duygusu gelişmişti, daha önce hiç kimseye acımadığı bir biçimde. Kızı süzdükçe, onda kendine dair bir şeyler görür gibi oluyordu. Anlamsız bir duyguydu bu. İlk defa görüyordu fakat yıllardır tanıyormuş gibi bir duygu sarmalamıştı düşüncelerini. Bir an kendi sorunlarını unutuverdi. Kızı süzüyorken hiç anlamadığı bir biçimde başını Ahmet’e çevirdi:

—Bir şey mi var beyefendi?  Ahmet bozulmuştu,

—Yok, hayır!

—Öyleyse önünüze bakın, rahatsız oluyorum bakışlarınızdan…  Ahmet afallamıştı iyice, birden öfkelendi. Şoföre seslendi:

            —İnebilir miyim?

Dolmuş şoförü müsait bir yere çekti ve kapıları açtı. İnerken,  “Hayret bir şey!” şeklinde kıza bakarak söylendi. Kız şaşkındı, beklemiyordu böyle bir tepkiyi. Ahmet dolmuştan indikten sonra söylenerek yoluna devam etti:

—Bütün sorunlular beni bulmak zorunda mı, niye hep ben, niye Allah’ım?

Ahmet duygusal bir adamdı. Kendisine karşı gösterilen masumca bir tepkiye bile duygularını kontrol edemeyip aşırı derecede karşı tepkiyle savunmaya geçebiliyordu. Yine öyle olmuştu. Kız masumca bir şekilde rahatsızlığını belirtmiş fakat Ahmet ortalığı karıştırmaktansa inmenin en doğru fikir olduğuna kanaat getirmişti. Bir anda verilmiş ani bir kararla dolmuştan inmişti.  İçinde kopan fırtınalar, bütün hayallerini devirmeye başlamıştı. Oysa ne güzeldi geçen yıl! Aklına birden geçen yıl ve tam da bugün geldi, söylendi kendi kendine: “Gülüyordun, şimdi haline bak!” Sigara içmek istedi, elini parkasının cebine attı, paketi çıkardı, boştu.  Bir çöp kutusunun içine attı boş ve buruşturulmuş paketi. Hemen ileride bir büfe gözüne çarptı, ilerlemeye devam etti. Büfenin kapısından içeri girdi ve sigara istedi;

—Samsun iki yüz on altı alabilir miyim?

—Tabi buyurun!

Ücreti uzattı ve parasının üzerini aldıktan sonra,

—Teşekkür ederim.

         —Yine bekleriz, iyi günler. 

            Büfeden çıkar çıkmaz sigara paketini açtı ve içinden bir tek sigara alıp parkasının cebine koydu paketi. Çakmakla yakmaya çalıştı fakat rüzgâr yüzünden bir türlü yanmıyordu sigara. Eliyle kuytu yapıyordu… Yok, yanmıyordu… O sırada bir ses,

—Tanrı içmeni istemiyor.

Şaşırmıştı Ahmet arkasını döndü. Şaşkınlığı iki kat artmıştı. Otobüste onu tersleyen kızdı karşısındaki.

—Sen!

—Evet, ben! Ne oldu, çok şaşkın gördüm seni…

—Bela mısın, ne istiyorsun benden?

Bu sefer o terslemişti kızı diğer yandan sigarasını yakmaya çalışıyordu sonunda yaktı. Kız karşısına geçmiş tebessüm ediyordu.

—Ne istiyorsun benden?

—Bir şey istediğim yok, sadece dolmuştaki tavrın çok hoşuma gitti! Seni o zibidilerle karıştırdım sanırım, ama öyle değilmişsin. Yaptığın çok mertçe bir davranıştı.

—O davranışın bir sonraki durağı tokattı, ben ilk durakta indim, dua et…

—Ukalalık etme, iyi ki hoşuma gitti dedim, şımarma hemen…

—İşine bak uğraşma benle, işim gücüm var.

Ve arkasına bile bakmadan yürümeye başladı Ahmet. Kız da arkasından gidiyordu. Takip ediliyor duygusu, her adımda daha da hissettirmeye başladı kendini. Birden geri döndü:

—Ne istiyorsun kızım, işin gücün yok mu niye geliyorsun arkamdan?

—Aaa… Deli mi ne? Evime gidiyorum kardeşim sana ne?

Yürümeye devam etti Ahmet sigarasından son nefesini çekip atmıştı ki bardaktan değil sanki kovayla boşaltılırcasına yağmur yağmaya başladı. Parkasının şapkasını geçirdi başına. Arkasına dönüp baktığında kızın gelmediğini gördü, rahat nefes aldı. Bu arada Sibel düştü aklının barajlarına. Derin bir ah çekip, elini yine sigara almak için parkasının cebine atıp paketi çıkardı. Sigara alıp paketi yerine koydu. Fakat az önceki rüzgâr, bu kez yerini alabildiğine yağan, bütün kudreti ve ihtişamı ile ıslatan bir yağmura bırakmıştı. Çakmak su gibi olmuştu. Zaten sigarada ıslanmış, içilemeyecek duruma gelmişti. Eliyle buruşturdu,  attı sigarayı da çakmağı da. Eliyle kırdığı sigaranın tütünleri eline bulaşmıştı ama yağan yağmurun etkisiyle kısa sürede temizlendi eli.

Nihayet eve gelmişti. İki sokak sonra evine kavuşacaktı, “O kızın yüzünden geldi bütün bunlar başıma, onca yolu yürüdüğüm yetmiyormuş gibi bir de ıslandık, hasta olmazsak iyidir” diye düşündü.

—Selam ve hayırlı işler,  diyerek bakkala girdi. Bakkal,

—Ve aleyküm selam Ahmet, hoş geldin.

—Hoş gördük İsmail Amca, nasılsın?

—İyidir evlat sağ olasın, buyur ne istiyorsun?

—İsmail Amca, bana şöyle iyi kaliteli bir şarap sar hele! Çok ıslandım, şöyle kanımı hareketlendirecek, ısıtacak ilaç gibi şarap olsun.

Güldü bakkal İsmail:

—Şarap dediğin ısıtır da, üşütür de evlat! Önemli olan ne niyetle içtiğindir, sarhoş olmak için içiyorsan kokusuyla bile sarhoş olursun yok hayır meşk ile içerim ben bu mereti diyorsan o zaman Mecnun’un içtiğinden farklı olmaz!

İsmail Bakkal, bunları anlatırken diğer yandan da şarabı gazete kâğıdı ile sardı. Ahmet’e,

—Başka bir isteğin var mı evlat?

—Yok İsmail Amca sağ olasın, haydin hayırlı işler.

         —Sende sağ ol evlat, sana da ziyade olsun, görüşürüz. 

İsmail Amca ile vedalaşıp bakkaldan tam çıktığı esnada dolmuştaki kız belirmişti bakkalın kapısında. Ahmet sinirle;

—Aaa Ama!..

—Yok vallahi takipte değilim.

—Bana ne ya, ne halin varsa gör!

Ahmet umursamadan yürümeye başladı. Daha iki adım bile uzaklaşmamıştı ki, İsmail Amcanın az önce kendine gösterdiği sevecen tavrı o kıza da gösterdiğini duydu

—Hoş geldin Zeynep kızım, buyur, diye dolmuştaki kız mı desek, yoksa takipçi kız mı, dükkânında karşıladı. İsmail Amca nereden tanıyordu ki… Ahmet, “Hayırdır inşallah” deyip evin yolunu tuttu. Eve geldiğinde başında anlamsız bir ağrı vardı. Başı yerinden çıkacak gibi ağrıyordu. İlaç alsa şarap içemeyecekti, şarap içse daha çok başı ağrıyacaktı. Düşüncelerin sığ sularından uykunun o derin haline yanaşmıştı duyguları, gözleri ha kapandı ha kapanacaktı.

Birden anlamsız bir refleksle kalktı yerinden. Doğru mutfağa gitti, bir bardak alıp geri döndü ve şarap şişesini alıp boşalttı bardağa. İlk bardağı hep bir dikişte bitirirdi, yine öyle yaptı. Sonra ikinci bardak... İkinci bardağı sindire sindire içerdi. En az bir saat sürerdi ikinci kadeh. Şarap kadehini odanın ortasında duran sehpanın üzerine bıraktı ve kadehi koyduğu yerdeki televizyon kumandasını alıp kanalları gezmeğe başladı. Bütün kanallarda haberler vardı: “On sekiz yaşındaki genç, babasını sekiz yerinden bıçaklayıp öldürmüş.” Pezevenk herif diye söylendi Ahmet, kanalı değiştirdi: “ Liseli genç kız kendisine tecavüz eden sevgilisini, başına balta vurmak suretiyle öldürdü.”  

Bir an iğrendi Ahmet; ne oluyor yahu bizim değerlerimize, nedir bu. Babaya el kalkar mı? Tecavüz etmek ne demek? Gençlerin bu derece yozlaştırılmasının nedenini düşünmeye başladı. Cinsel arzular toplum tarafından bastırıldıkça, başka yerden ters tepki olarak ortaya çıkıyor ve tabiî ki bütün iğrençlik bu noktada başlıyordu. Zorla birisine sahip olma isteği ne insanlık dışı bir şeydir. Diğer bir haber ise, savaş haberiydi. Yüz doksan kişi ölmüş, iki yüze yakın masum, suçsuz insanda yaralı. Çoğu ölebilecek düzeyde yaralı, ağır yaralı ve kim bilir yarısından fazlası da ölecek. Bir insanın bir başka insanın canına kıyması nasıl bir mantıksızlıktır, hangi akla hizmet ediyorlar? Çıkar sebebi dolayısıyla oluyor hepsi. Oysaki hayat o kadar uzun değil. Sevmek, sevişmek varken, savaşmakta neyin nesi?!

Einstein, “Üçüncü dünya savaşını bilmem ama dördüncü dünya savaşı taşla sopayla olacak”  demiş. Dünya savaşlarının insanlığa ne kazandırdığını biri açıklasın. Çıkıp bunu anlatsın bana. Açlıktan, işsizlikten, kandan, gözyaşından başka ne verebilir ki savaş insanlığa. Savaş bir cinayettir. Saçmalıkların saçmalığıdır. Ama güç odaklarının ceplerini doldurabilmesi için, ürettikleri Azrailleri satmaları gerekir. Bunun içinde savaşmak ya da savaşa meyil vermek, ön ayak olmak gerekir. Amerika, İsrail’i Filistin’in üzerine saldırtıyorsa, kasasına milyonlarca dolar giriyor.

Ve sinirle kapattı Ahmet televizyonu. Ayağa kalkıp camın önüne geçti. Yağmur devam ediyordu yağmaya. Dünya dönmeye devam ediyordu, Ahmet’in başı ağrımaya devam ediyordu. Her şey devam ediyordu da gidenler dönmüşlerdi çoktan. Sibel dönmemişti. Sibel dönülmez bir yolun yolculuğuna çıkmıştı. Sürgünde değildi. Giden Sibel’di sürgüne gönderilen Ahmet. Elini kaldırıp camın buğusuna parmak ucuyla büyük harflerle, “ÖZLÜYORUM” yazdı. Ve bütün harfler ağlamaya başladı. 

 

(Devam Edecek…)

Son Güncelleme: 28.12.2012 02:15
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol