Benim bildiğim, bu tür makamlara aday olunmaz. Aday gösterilirsiniz. Çok istediğiniz için değil, size çok ihtiyaç olduğu söylenirse aday olursunuz. Çünkü bu tür vazifeler büyük sorumluluk gerektirir. Kaçınılması bile gerekebilir. Ancak millet sizi öyle bir itekler ve öyle bir konuma getirir ki; artık kaçamaz ve aday olmak zorunda kalırsınız. O vaziyette zaten aday olmanız da gerekir.

Ama bakıyoruz, tam tersi oluyor. Önce aday adayları, aday olabilmek için çırpınıp duruyorlar. Olmadı, sırf aday olabilmek için, fikirlerine uygun olsun olmasın, başka partilere yöneliyorlar. En nihayet aday oldukları kesinleştikten sonra da taraftarlar peşlerinden koşmaya başlıyor. Yani, “önce taraftarlar-sonra adaylık” değil de “önce adaylık-sonra taraftarlar” geliyor. Bu işte bir yanlışlık yok mu?

Tabii eskiden de böyle adaylar vardı ama pek fazla değildiler. Keşan Belediye Başkanlığı’na zorla aday yaptırılan büyüklerimizi biliyoruz. Kendilerine ömür boyu daimi senatörlük verilip de bunu reddeden devlet adamlarımızın varlığını da biliyoruz.

Aslında unutulmaması gereken, edinilecek makamın, bu makamı kazanacak kişinin sırtına sorumluluk yükleyeceğidir. O halde nedir bu, ‘’Beni seçin, beni seçin. İlle de beni seçin!‘’ telaşı?

Niçin bu kadar heveslisiniz?

Koca koca afişler bastırıp, ilan panolarına kira karşılığı astırmalar… Görev sürenizce yapacağınıza aslında sizin bile inanmadığınız icraatlarınızı anlatan, birinci kalite kuşe kâğıtlara bastırıp dağıttınız kataloglar… Profesyonel animasyonlar içeren filmler… Günlerce şehir turları atıp propagandanızı yapan araçlara ödenecek kiralar ve kullanılan akaryakıtlar… Üzerinde adınızın basılı olduğu pazar torbaları... Aşağı yukarı her eve dağıttığınız, içi hediye dolu poşetler… Kampanyanız boyunca size yardım eden personelin giderleri… Kiralanan seçim büroları… Adınıza atfen yazılıp bestelenen şarkılar türküler ve bunları seslendiren sanatçılar, kaydını yapan stüdyolar… Bilemediğim, belki de çok daha fazla tutan diğer giderler… Bu giderlerin çoğunu da cebinizden karşılayacağınızı bilerek bu işe atlamak!

Şu an yapmakta olduğunuz işinizi bırakıp, böylesi ağır bir göreve, hemde çok büyük bir hevesle talip olmanız niçindir?

Biliyorsunuz, görev süresiniz ve neticesinde, takdirde edileceksiniz belki ama çokça eleştirileceksiniz. Belki bazı kendini bilmezler, size küfürler bile edecek. Niçindir durup dururken gayet güzel gittiğini zannettiğimiz iş ve özel hayatınızı riske etmeniz?

Çok ama çok fazla hemşehri sevgisiyle dolusunuz, biliyoruz. Kendinize güveniyor ve “Ben bu yükü taşırım!” diyorsunuz. “Başarırım!” diyorsunuz. Hizmet aşkınızda arş-ı âlemde. Milletvekilliğini ise daha şimdiden düşünmediğinizi de çok iyi biliyoruz.

Sadece ve sadece kasabanızı ve burada yaşayanların menfaatlerini düşünüyorsunuz. Seçildikten sonra, ne kendinize nede seçilmeniz için çalışanlara en ufak bir rantsağlamayacağınızıda biliyoruz. Yanılıyor muyuz?

Yıllar önce milletvekili seçilen bir ağabeyimin makamına, tebriklerimizi sunmak için gitmiştik. Bize dediklerini halen unutamıyorum:

“Yahu çocuklar sormayın, seçilemeseydim yanmıştım!”

“Niçin?” diye sormuştuk.

“Seçim kampanyaları zamanında çok para harcamıştım. Seçilemeseydim batmıştım!” demişti. (Yani şimdi seçildi de zararlarını kurtaracak, artıya bile geçecek izlenimi vermişti.)

İşin dahada garip tarafı, orada bulunan bazı arkadaşların adama hak vermeleri idi.

Bazılarımız ise buz kesilerek ayrılmıştık ticarethanesinden, pardon odasından…

  Yazımda, hiçbir aday için herhangi bir atıfta bulunma gibi bir niyetimin olmadığını ifade ederim.

  Seçimlerin sonucu, adaylar için bir kazanç veya kayıp olarak düşünülmemeli. Aşırı bir sevinç veya üzüntüyle karşılanmamalı. Kaybeden yoktur. Daha çok oy alabilen içinse büyük bir görev söz konusudur.

    İyi niyetlerine inanıyoruz. Seçimler ilçemiz ve ülkemiz için hayırlı olsun…